Bu Sabah Uyandım; Çünkü…

İkigai

Şimdi bazı sorular soracağım ve çoğunluğun verebileceği muhtemel yanıtları yazacağım:

S- Sabahları ne için kalktığınızı hiç düşündünüz mü?

C- İşe gitmek için, okula gitmek için, kahvaltı yapmak için…

S- Sabahları yataktan kalkarken zorlanıyor musunuz?

C- Sorma, sanki dayak yemiş gibi uyanıyorum. Herhalde havalardan. Bahar geldi, cemreler de düştü, ondan.

S- Siz kimsiniz?

C- Öğretmenim, Arda ile Ceren’in annesiyim, ev kadınıyım, iş adamıyım, esnafım, öğrenciyim…

Bu basit sorulara vereceğiniz yanıtlar üç aşağı beş yukarı bunlara benzerdir. Peki şimdi bir de buna yanıt verin bakalım:

Uyandığınızda kendinizi bir boşluk hissi içinde, eksik ya da huzursuz hissediyor musunuz? Yanıtınız evet ise o zaman sizin yaşam amacınız yok demektir.

Yukarıda verdiğiniz yanıtlar sizin amacınız değil, sorumluluk, görev, hayattaki yeriniz -ya da siz ne derseniz deyin- ama amacınızın ne olduğunu söylemiyor. En basit anlamı ile amaç, ulaşılmak istenen maksat, hedef ise yukarıdaki cevaplarda bunun olduğunu pek söyleyemeyeceğim.

Japonlara göre herkesin bir varoluş sebebi yani İkigai’si var. İkigai iki Japonca kelimeden oluşuyor. İki hayata dair, kai ise beklentinin ya da umudun gerçekleşmesi anlamına geliyor. Bunu bulmak için çok derin ve uzun bir araştırma gerekiyor. Bunu bulma yolculuğu sonucunda İkigai’nin keşfedilmesi insanın yaşamına memnuniyet ve anlam getiriyor.

Okinawa kültüründe İkigai sabah kalkmak için bir sebep olarak düşünülür. Bu da hayattan zevk alma sebebidir. İkigai genelde birinin hayatının değer kaynağı olması ya da kişinin hayatını değerli yapmak şeklinde kullanılır. Ya da kişilerin zihinsel ve ruhsal koşullar altında kendi hayatlarının değerlerini hissetmesi olarak da kullanılır. Bu sadece kişinin ekonomik ve sosyal durumu ile bağlantılı değildir. Kişi mevcut durumda kendini karanlıkta hissedebilir ama bir hedefi varsa İkigai’si var demektir. Bu zorla edinilecek bir davranış bütünü değildir. Bunlar doğal ve kendiliğinden gelişen eylemlerdir.

Osaka’nın dışındaki küçük bir köyde bir kadın komada ölmek üzereyken göğe yükselir. Bir ses ona Sen kimsin diye sorar. Belediye başkanının karısıyım der kadın. Ses ona Sana kimin karısı olduğunu sormadım, sen kimsin der. Dört çocuğumun annesiyim. Sana kimin annesi olduğunu sormadım, sen kimsin? Ben bir öğretmenim. Sana mesleğini sormadım, sen kimsin? Ben Shinto’yum. Sana dinini sormadım. Sen kimsin? Sonunda kadın şu yanıtı vermiş: Ben her sabah ailemle ilgilenmek ve okuldaki genç beyinleri beslemek için uyanan biriyim.

Kadın sınavı geçmiş ve dünyaya geri gönderilmiş. Ertesi sabah daha anlamlı ve amacı olan derin duygular hissederek erkenden uyanmış. Çocuklarının öğle yemeklerini hazırlamış, öğrencileri için eğlenceli dersler planlamış. Kadın İkigai’sini keşfetmiş.

İkigai’niz bu dairelerin kesişim merkezlerinde yer almaktadır. Bir alanda eksikseniz, hayat potansiyelinizde eksiklikler oluşur. Uzun ve mutlu yaşam şansını da kaçırmış olursunuz.

Yaşam Amacı

İyi eğitimlisiniz ve saygın bir şirkette yöneticisiniz diyelim. O noktaya gelebilmek için çok çalıştınız, çabaladınız. Maddi açıdan sıkıntınız da yok. Sizden mutlusu yok yani. Peki bunca eğitimi, kazandığınız tecrübeyi beraber aynı yolda yürüdüğünüz, hiyerarşik yapıda sizin astınız olanları yetiştirmek ya da denklerinize bir şeyler katmak için kullanıyor musunuz?

Hayattaki duruşunuz ve yaptıklarınızla birilerine fayda sağlıyorsanız, yaşam amacınız var demektir. Yaşam amacını, hayattan keyif alma olarak da tanımlayabiliriz belki. Hayatınızı mutlu olma üzerine kurgulamış olabilirsiniz. Mutluluktan daha da önemlisi anlamlı bir hayatınızın olması. Bir amaca tutunarak  ilerlemek hayatınıza daha çok anlam katar, sizi doyurur ve motive eder.

Yaşama daha sıkı tutunursunuz. Yaşamınızı daha anlamlı kılarken, zorluklar karşısında dayanma ve mücadele etme gücünüz yüksek olur.

Yaşam amacı olanlar sadece mutlu olmuyor; stresten uzak, uzun ve sağlıklı bir hayat sürüyor. Doktorsuz, ilaçsız ve ameliyatsız…

Uzun ve mutlu yaşamın sırrı yarına umutla bakmak değil, bugün bir niyet ile yaşamaktır.

Bir çocuk sahibi olmanın sadece toplumun bize dayattığı üreme gücü ve doğurganlık nişanı olmaması gerektiğinin güzel ama bir o kadar da acı örneğine geçen gün şahit oldum. Oturduğumuz kafenin kapısında saçı başı dağınık bir kadın 7-8 yaşlarındaki çocuğuna söylenmekten içeri giremiyordu. Sonunda girdiler ve hemen önümüzdeki masaya oturdular. Şöyle diyordu çocuğuna:

“Evladım nerede bıraktın montunu?”

“Maç yapıyorduk arkadaşlarla. Banka koymuştum. Temizlikçiler aldı herhalde.”

“Bir monta sahip çıkamıyorsun. Bu kaçıncı mont! Allah belanı versin!”

Ufaklığın üzgün ve korkmuş gözleriyle buluştuğumda, çocuğunu -özenle yetiştirip- hayata hazırlamanın bir annenin en önemli yaşam amacı olması gerektiğini düşündüm.

Sevgiyle ve doğal kalın.

2 thoughts

Yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s